20 Ağustos 2014 Çarşamba / 24 Sevval 1435

ANA SAYFA | SURELER  | SURE KARŞILAŞTIRMA | AYET KARŞILAŞTIRMA | KUR'AN'DA ARA! | FÄ°HRÄ°ST | DOWNLOAD | MOBÄ°L

 

http://www.mustafaislamoglu.com/makaleler.php?Makale_id=697&Kat_id=8

Muhammed Esed ve Meali (I)

Merhum Muhammed Esed'in meal-tefsiri Türkçe'ye çevrileli hayli zaman oldu (1996). Özellikle kültür düzeyi yüksek Müslümanlar arasında hayli revaç buldu. Baskı üzerine baskı yaptı.

Sayı açısından zengin mealler dünyasına, muhteva açısından hayli iddialı ve farklı bir meal, biraz da şok edici bir biçimde düşüverdi. Esed çevirisinin çevrildiği dönem, farklı saiklerle Türkiye Müslümanlarının ilgilerinin "Mushaf'tan Kur'an'a-lafızdan mânâya" doğru yöneldiği bir zaman dilimine denk geldi.

Herkes gibi bu emek mahsulü çalışmadan, biz Kur'an öğrencileri de istifade ettik, takdir ettik, tavsiye ettik. Fakat tavsiye ederken, eleştirdiğimiz ve katılmadığımız noktaları da şifahen beyan etmeyi ihmal etmedik.

Konu hakkında derinliğine bilgi sahibi olmayan sıradan meal okuru, kimi zaman bu tavrımızı anlamadı. Takdir ile tenkidin, tavsiye ile temyizin bir arada bulunamayacağını sandı. Bazıları bizden ille de süpürücü bir tavır bekledi: Süpürüp almak ya da süpürüp atmak.

Seçmek mi? O zahmetli iş. İsabetliyi isabetsizden ayıran furkân sahibi mümeyyiz bir akla sahip olamayanlar, her konuda olduğu gibi bu konuda da analitik değil kategorik yaklaşımı tercih ettiler. Sağda solda Esed meali hakkında duydukları olumsuz değerlendirmelerden yola çıkarak, gerçekten takdire şayan bu çalışmayı, "süpürüp atma" kampanyasına destek verdiler.

Eleştiri başka şey, süpürücülük başka şey. Eleştiri, adı üstünde, elemektir. Eğer yeterli ilim ve liyakatiniz, selim bir aklınız, biri adalet diğeri itidalden oluşmuş bir çift eliniz, insaf ipinden örülmüş bir eleğiniz varsa, o eleğe koyar, üretilip bize kadar gelmiş değerleri elersiniz. Eleğin altına geçen de olacaktır, üstünde kalan da. Eğer bu şartları haiz olarak yapmışsanız bu elemeyi, üstünde kalana itibar eder, altında kalana itiraz edersiniz.

Şunu da unutmamak lazımdır ki, kul kusursuz, kul ürünü hatasız olmaz. Hele bir meal-tefsir çalışmasıysa objeniz, bu durumda kusursuzluk adeta muhaldir. Çünkü, bir meal hazırlamak, her şeyden önce bir "çeviri" işlemidir. Çeviri bilimiyle ilgilenenler bilirler, bu alan, en sorunlu alanlardan biridir. Bir kere, mutlak objektiflikten söz edilemez. Çeviri sübjektiviteden arındırılamaz. Çünkü çeviri, eni-konu bir yorumdur. Hele çeviriye konu olan metin, sembolik yönü ağır basan, dünyanın en eliptik (veciz) metniyse, bu daha da böyledir.

Esed'in meal-tefsiri hakkındaki müsbet-menfi eleştiri notlarımı yayımlamak, aklımdan geçmedi değil. Fakat ne zaman buna teşebbüs etmişsem, beni bir şey engelledi. Bu çaplı çalışmaya haksızlık etme korkusu, sebeplerden sadece biri. Bir diğeri, seçici bir akla sahip olamayan kişilerin yanlış anlama riski. Üçüncüsü ise, bu işi Türkçe çeviriyle İngilizce'si arasında çok detaylı ve hassas bir karşılaştırma yapabilecek kadar iki dilin de binasına vakıf birinin yapmasının daha doğru olacağı kanaati.

Ama bütün bunlardan öte, Esed'in, her türlü takdirin ötesindeki emek ve zihni performansı. Bir Ara Dücane Cündioğlu'yla konuşurken söz dönüp dolaşıp Esed mealine gelmişti. Düşüncemi belirttiğimde, onun da eserin tenkidi hususunda nihai kaygımı paylaştığına şahit oldum. Evet, verilen emek mutlaka görülmeli, eleştirilecekse ona göre eleştirilmeliydi.

Sözün burasında şu tesbiti yapmalıyız: bir meal bize, ya da falanca çizginin veya feşmekanca otoritenin görüşlerine uyup uymadığıyla ele alınmamalıdır. Eğer bir meal eleştirilecekse, genel geçer ilkelere ilaveten, şu temel hususlar göz önünde bulundurulmalıdır:

1. Meal-tefsiri hazırlayanın bir usulü var mı?
2. Varsa, koyduğu ya da benimsediği bu usule riayet etmiş mi?
3. Hazırlanan meal-tefsir kendi içerisinde tutarlı mı?

Tabiî bu unsurlar dil bilgisi, tefsir ilmi, Kur'an ilimleri ve bağlantılı diğer dallardaki liyakat ve ehliyetin üzerine bina edilecek unsurlardır. Emek ve alın teri ise bunların hepsinin ötesinde bir unsurdur.

Muhammed Esed'in eleştiriyi anasının ak sütü gibi hak eden bu eseri, eleştiri açısından bu güne kadar hak ettiği ilgiyi görmüş değil. Oysa ki eleştiri, ortaya değerli bir ürün koyan her ilim sahibine karşı, ehline yüklenmiş bir sorumluluktur.

C.Ü. İlahiyat Fakültesi dergisinde 1998'de yayımlanan İsmail Çalışkan'ın makalesini saymazsak, gördüklerim Suat Yıldırım Hoca'ya ait iki makale (Zaman, 3 Temmuz 2002; Yeni Ümit, Yaz, 2002) ve bir de meali münasebetiyle bizimle bir kez görüşen Ahmet Tekin'in bir dergide yayınlanan ve bana fotokopisi bir okur tarafından ulaştırılan makale.

Popüler bir sûfi çevrenin dergisinde yayınlanan bu sonuncu makaleyi, maalesef Suat Hocanınkilerle kıyaslamak mümkün değil. Eleştiri sınırlarını hayli aşıp, Esed'in imanını, Müslümanlığını ve niyetini sorgulama noktasına kadar varan bu makale hakkında okurlarım ısrarla görüş talebinde bulundular.

Bütün bu ısrarlar bizi, Muhammed Esed ve meali hakkında birkaç yazı yazmaya mecbur etti. Olayı kişiselleştirmeyi doğru bulmuyoruz. Hele polemik konusu yapmayı hiç düşünmüyoruz. Onun için de, Esed'i eleştirenlerin kişiliği ve kimliklerinden çok, Esed ve mealine yönelik eleştiriler hakkındaki kanaatlerimizi serdedeceğiz. Zamanı gelince de, Esed mealiyle ilgili tesbit edebildiğimiz bazı notları okurlarımızla paylaşacağız.


Muhammed Esed ve Meali (II)

Müfessir Vahidi, Sülemi'nin yazdığı "Hakâiku't-Tefsir" adlı eseri kastederek der ki: "Eğer o bunun tefsir olduğuna inanıyorsa, kesinlikle küfre sapmıştır." (İtkan ıv, 195)

Bu, eleştiri tarihimizin aşırı örneklerinden biridir. Fakat, dikkat ederseniz bu aşırı yorumda bile Vahidi, eleştirisinin merkezine eleştirdiği "eseri" yerleştirir, yazarının dedesini, ebesini, soyunu, sopunu değil. Çünkü Vahidi'nin anlayışına göre, tefsir, te'vilden farklı olarak "dirayet" değil "rivayet" esaslı olmak durumundadır. Yani Vahidi, bu aşırı yorumunda dahi, kendi zaviyesinden "usule sadık kalmaya" özen göstermiştir.

Merhum Esed'in meal-tefsiri konusunda son dönemde eleştiri adı altında yazılıp çizilenler, eleştiri sınırlarını çoktan aşıp karalama kampanyasına dönüşmüş durumdadır. Çünkü eleştiri "ilmi" olmaktan çıkıp tamamen "hissi" bir zaviyeye taşınmıştır.

Meal eleştirisi "monografik", yani kitapla ilgili bir uğraştır değil mi? Oysa ki, Esed meali konusunda yazılıp çizilenler "monografik" olmaktan çok "biyografik", hatta ondan da öte, "etnografik", yani soybilimle ilgili bir hal almıştır.

Muhammed Esed, küçükken dini tahsil yaptığı için iyi bildiği, Tevrat'ı İbranicesinden daha çocuk yaşta okuyup anlayabildiği halde, atalarının dini yerine Allah'ın dini olan "teslimiyet yolunu" benimsemiş örnek bir Müslüman.

Onun "Yahudi asıllı oluşunu" yerli yersiz vurgulayanlar, bununla neyi anlatmak istiyorlar? "Necip bir ırka", "asil bir soya" mensup olmadığını mı? "Yerli" değil, "yabancı" oluşunu mu? Ata mirasına konarak değil, yürek, zihin ve alın teri dökerek (sözün gelişi değil, inanmayan Mekke'ye Giden Yol'u okusun) "Müslüman" oluşunu mu?

Tutun ki birinin birinci kuşak dedesi "kâfir", diğerinin yetmişinci kuşak dedesi. Bu durum birincinin Allah nezdindeki itibarını düşürür, ikincinin Allah nezdindeki itibarını artırır mı? Hz. Nuh'un kâfir oğlu, Hz. İbrahim'in putperest babası, Hz. Lut'un nankör karısı ve kızları, Firavun'un mü'min karısı, Hz. Peygamber'in müşrik amcası örneklerinin, Kur'an'daki veriliş amacı nedir?

Bizde bir damar, oldum olası ilim ve alim tercihinde "yerli malı" kampanyasını kendilerine iş, hatta "mezhep" edinmişlerdir. İlim yerli ve yabancı diye tasnif edilebilir mi? Elbette edilemez. Âlim de öyle. Vahyin inşa ettiği bir tasavvur, "bizden-elden" ayrımının zeminine "iman" dışında bir şeyi nasıl yerleştirir?

Her türlü merdut asabiyetin beslediği bu damar (=asabe=asabiyye), hayatını imanına şahit kılmış nice Müslüman ilim, fikir, eylem adamları hakkında sürekli kuşku üretmeyi üstüne vazife bilmiştir. Onların pirelerini deve yapmaktan çekinmemiştir. Onlar hakkında hep peşin hükümlü olmuş, eleştirilerinde acımasız davranmıştır. Fakat onları okumamış ve elinden geldiği kadar okutmamıştır. Mücadelelerini, ilim ve fikir dünyalarını tanımamış ve tanınmasının önünde de engel olmuştur.

Aynı kampanya şimdilerde merhum Esed'e karşı açılmış bulunmaktadır. Onun meal-tefsirine yöneltilecek haklı eleştiriler bile, bu "yerli malı" kampanyasının cephanesi olarak kullanılma riski içermektedir. Şahsen beni Esed mealinin eleştirisine girişmekten alıkoyan unsurların en başında, bu endişe gelmekteydi. Bu endişe gözetilmeden yapılacak bir eleştiri ne kadar "ilme" uygun olursa olsun, "fehme" uygun olmayacaktır.

Fakat, şu türden bir eleştiri, ne ilme ve fehme, ne de insafa ve vicdana sığar:

"(Esed) adeta kutsal kitapta tahrifat yapmak hastalığına yakalanmış ruh hastaları gibi davranmaktadır."

"(Onun mealinde) Hem Kur'an'ı hem Tevrat'ı tahrife yönelik anlayışlar sergilenmektedir"

"(Esed) İslami değerleri yıkmak İslam dışı değerlere imkân tanımak için, bilerek veya yanılarak Kur'an'ın tahrifinde hayli mesafe kat etmiştir."

"Al-i İmran 85'de "İslam'dan başka bir din" yerine "Allah'a teslimiyetten başka bir din" demek suretiyle, bu çerçeve içine Yahudi ve Hıristiyan inançlarını da sokmak istemiştir. Zahirdeki İslami haline rağmen kalbindeki inancının farkında olduğu anlaşılıyor."

Merhum Esed'in meal-tefsirini eleştirme adına yazılan bir metinden seçtiğim bu cümleleri ele alıp irdeleyecek değilim. Çünkü bunların eleştiriyle hiçbir alakası yok.

Yargılayan bu sözler, eseri de, merhum müellifi de konu edinmiyor. Onun niyetini, inancını, imanını yargılıyor ki, bu suizandan da öte bir şey. Dolayısıyla bu sözler bir "eleştiri" çerçevesinde değil, adı her neyse, daha farklı bir çerçevede ele alınıp değerlendirilmelidir. İşbu yazının konusu da değildir.

Geleneğimizde, eleştiri edebine ve usulüne ilişkin bir ilim (ilm-i hilaf) ve bu ilme ilişkin bir usul bile vardır. Yine geleneğimizde, en zıt mezheplere mensup âlimler birbirlerinin en aykırı gördükleri konuları bile belli bir edep ve nezaket sınırları içinde eleştirirlerdi. Mesela Süyuti, kendisi için kesinlikle kabul edilemez olan bir konuda Zemahşeri'yi eleştirirken şöyle der: "Zemahşeri, bu ayet hususunda, nezaketi göz ardı etme konusundaki genel eğilimine uygun olarak, Allah'ın edebiyle edeplenmemiştir." (İtkan ııı, 237)

Önümüzdeki yazıda Esed'in şahsından mealine geçerek, onun tefsirdeki yönteminin akıllı (rasyonel) mı, "akılcı" (rasyonalist) mı olduğu üzerinde duralım. Tabiî ki, sadece muhaliflerine sorarak değil, bizzat kendisine de bu konuda neler düşündüğünü sorarak.

Muhammed Esed ve Meali (III)

Esed'i "rasyonalist bir tevile kaymak"la, hatta düpedüz "rasyonalist olmak"la suçlamadan önce, haksızlık yapmamak için, onun mucize, melek, cin, şeytan, sihir gibi konularla ilgili ayetlere yaklaşımını üçe ayırmak gerek:

1. Sahih hiçbir delile dayanmaksızın akıl alanının dışına itilen ayetleri, ait olduğu alana geri döndürmek:

Buna Bakara 73'ü örnek verebiliriz. Bu ayet, akli alanın dışına taşınan ayetlerden biridir. Bazılarının sandığı gibi bunu ilk fark eden de Esed değildir. Reşid Rıza el-Menar'da şu açıklamayı yapar: "Buradaki "darb" (vurma) konusunda birçok rivayet naklederler. Denilir ki, bu sözcükle kastedilen ineğin dili ya da budu ya da kuyruğuyla öldürülen kişiye vurmaktır. Dediler ki: İsrailoğulları ineğin parçasıyla vurdular, maktul dirildi ve "beni kardeşim, ya da yeğenim falanca veyahut da başka biri öldürdü" dedi. Ayet, bununla ilgili bir metin bile değilken, nasıl bunca ayrıntı verir? Daha önce de açıkladığımız gibi, bu olay fail-i meçhul cinayetleri çözümlemek için uygulanan bir yöntemdir. Buna göre, bir cinayet suçu işlendiğinde katil tesbit edilemez ve maktul de bir yerleşim birimine yakın bir yerde bulunursa, oranın halkından kim onların şeriatlarında tanımlandığı gibi gelir de kurban edilen ineğin üzerinde elini yıkarsa o cinayeti işlememiştir. Bunu yapmayan kimsenin katil olduğu ortaya çıkar." (el-Menar, 1/351)

Evet, tefsir ve tevil, "lafız-mânâ-maksat" üçlüsünü birbiriyle çatıştırmadan "meramı" ortaya koymaktır. Doğrunun bir parçasını görenlerin tamamını görenleri suçlaması komik bir durum. İsrailoğulları'yla ilgili en olağan haberleri bile mucizevi bir havaya büründürmek Müslümanlar'ın üzerine vazife mi, vecibe mi? İsrailiyyat'ın ilk asırlarda tefsir ilmini nasıl istila ettiği erbabının malumudur. Kaldı ki bu malumat doğrudan Tevrat'tan değil, tıpkı yukarıdaki ayetin tefsirinde olduğu gibi, Talmut ve daha tali kaynaklardan bize geçmiştir. Hadi ayetin sonundaki "Allah'ın ölüyü diriltmesi" ile beş ayet sonraki "kısasta hayat vardır" (2.179) ve Maide 32'deki "bir insanı dirilten" ibareleri arasındaki bağ fark edilemedi diyelim. Bari Tevrat'taki bu ayetin ele aldığı konuyu tereddüde mahal bırakmayacak şekilde açıklayın ilgili bölümü (Tesniye xxı, 1-9) okunsaydı ya? Bunu ilk tefsir otoritelerinden bekleyemeyiz. Çünkü Tevrat'ın bilinen ilk Arapça çevirisi çok daha sonraki yüzyıllara aittir. Ama bugünkülerden beklemek hakkımız değil mi?

Aynı şey "Alçak maymunlar (gibi) olun" (2.65) ibaresine yaklaşımı için de geçerlidir. Bu ayetteki "maymunlaşma" fiziksel ve bedensel (mesh) olarak anlaşılmıştır. Bu bir yorumdur ve üstelik sahih bir dayanaktan da yoksundur. Onun için Mücahid bunu "ruhsal ve ahlaki maymunlaşma" olarak anlamıştır. Fakat kimse çıkıp da İbn Abbas'ın bu seçkin şakirdini "rasyonalist" olmakla suçlamamıştır. Peki, en az diğeri kadar, hatta mutada uygun olduğu için vahyin "öğüt verme" maksadıyla örtüşen bu görüşü benimseyen niçin suçlanır?

Sihir konusundaki yaklaşımı da öyle (Bkz. 2.102). İslam'ın rasyonel (rasyonalist değil) damarını temsil eden Mutezile'nin büyük imamları sihre Esed'den daha dışlayıcı yaklaşmışlardır. Sahi sihrin "etkisini" ve itibarını savunmak, neden 'akidevi' bir yükümlülük gibi algılanır ki? Bu konuda yapılacak hiçbir tevil ihtimal dışı değildir. Suçlama vesilesi de olamaz. Bunu yapanlar, Hanefi imamların bu konuya yaklaşımını da biliyorlar mı?

2. Her iki alana da ihtimali olan çok anlamlı (zu-vücuh) terim ve ibareler:

Buna Esed'in yine bir boyutuyla "akli" değil "nakli" olan cin meselesinde ortaya koyduğu yaklaşım gelir. Geleneksel tefsir, ağırlıklı olarak "cin" terimine "tek anlamlı" bir terimmiş muamelesi yapar. Bu yaklaşım tıpkı Kur'an'daki tüm "salat"ların "namaz", tüm "secde"lerin "namaz secdesi", tüm "fitne"lerin "imtihan", tüm "zikr"lerin "anmak" manasına geldiğini söylemek kadar yanıltıcıdır. Esed doğru ve yoğun bir çabayla Kur'an'da "cin" teriminin birden çok anlam taşıdığını iddia etmiş ve bunu da mealinin sonuna koyduğu "ek"te izah etmiştir. O, müfessirin mutlaka yapması gereken "istikra yöntemini" esas almıştır. Konuyla ilgili tüm parçaları alt alta dizerek, bunlar arasındaki farklılık ve benzerlikleri tesbit ederek, bir sonuca ulaşmaya çaba göstermiştir. Onun bu yöntemini göz ardı edenler, onun cin, şeytan vs. gibi akıl-üstü alanlarda "aşırı sübjektif yoruma" (teassufi tefsir) gittiğini, "rasyonalist" bir tutumla "cinlerin varlığını inkar ettiğini" iddia etmişlerdir.

Eğer maksadımız doğruyu bulmaksa, bir yazarın bir konuda ne düşündüğü hakkında kesin hüküm vermemiz için, onun o konuda söylediklerinin tamamına muttali olmak gibi bir endişemizin olması şarttır. Esed, Buhari şerhi İslam'ın İlk Yılları'nda, cinlerle ilgili bir hadisin altına düştüğü notta şöyle der: "Sıradan şüpheci sadece duyularının delaletine dayanmaya ve günlük deneyimini aşan herhangi bir şeyin varlığını inkar etmeye fazlasıyla hazırdır." Bunun ardından Batılı bir bilginin "varlığını sınırlı duyularımızla hissedemeyeceğimiz başka bedenlerin ve görünmeyen varlıkların mevcudiyeti" konusundaki satırlarını "görünmeyen nesnelere karşı –sözde- modern tavra" (bu ibare aynen Esed'e ait) karşı bir cevap olarak nakleder (s. 163).

3. "Makul" olanın değil "menkul/mansus" olanın konusu olan bazı mucizeleri zorlama yorumlarla, akli olana indirgemek:

Esed'e yapılacak tutarlı bir itiraz, bu alanda yapılmalıdır. Fakirin de, onun bu alandaki bazı yorumlarına itirazı vardır. Fakat adil olabilmek için onun mucizeler konusunda akli yaklaşımını, önce üçe ayırmak gerek.

Ama görüyorsunuz ki "yerim dar". Cuma'ya...

Muhammed Esed ve Meali (IV)

Esed'in "akli yorumlarını" üçe ayırmıştık. Bugün, 3. şıkka girenlerin tasnifini yapalım:

a) Mucizelere, ilahi-kevni yasalara uygun izahlar getirmek: Mesela, Musa kıssasında geçen "suyun yarılmasıyla" ilgili izahı gibi (2.50; 20.77-78; 26.65-66 ve ilgili notlar). Mucizelerin "asla izah edilemez" oldukları gibi bir saplantınız yoksa, bu türden izahları kabul de edebilirsiniz, ret de. Nihayetinde bir yorumdur. Münker olmayan ve usulüne uygun yapılmış aykırı bir yoruma, sırf önceki yorumlara uymuyor diye karşı çıkmak, yorumlardan birini "cumhurun" ya da "selefin" gerekçesiyle "mutlaklaştırmaktır". Bu yaklaşım usule aykırıdır. Tehlikelidir, çünkü mutlaklaşan yorum nassın yerini alır. Yorum mutlaklaşırsa, nas mukayyetleşir. Kaldı ki, yorum yorumu nakzetmez.

Çoğunluğun görüşüne aykırı yorum yapmak, tek başına, yorumun geçersizliğinin delili olamaz. Çoğunluk (cumhur) adı verilen müfessirlerin bir çoğu, "kendilerinden önceki çoğunluğun" görüşüne aykırı nice yorumun sahibidir. "Maymunlaşma" konusunda (2.65) Mücahid'in yorumu, "illa ma zahara minha" (24.31) hakkında Kaffal'in yorumu, Maide 6'daki "ayaklarınızı da" hakkında Taberi'nin yorumu yüzlerce örnekten sadece birkaçıdır. İlim tarihimizde "cumhur" sözcüğünün otoritesine sığınılarak nice yanlış yorumların mutlaklaştırıldığı erbabının malumudur. Bir yorumun "şaz" olması, tek başına, yanlış olmasını gerektirmez. Bunun en tipik örneği tefsir tarihinin en özgün isimlerinden olan Ebu Müslim el-Isfahani'nin yorumlarıdır. Onun "şazzın şazzı" sayılan yorumları, Razi tarafından çoğu zaman "müreccah görüş" olarak desteklenir. Zaten onun kayıp olan tefsirine, Razi sayesinde, bu yolla ulaşmış oluruz.

Hepsi bir yana, tefsir tarihinde en aykırı yorum dahi "nakle" değer bulunmuştur. Kirmani'nin 40.34'teki "Yusuf"un, Hz. Yakub'un oğlu Yusuf değil, Hz. Yusuf'un torunu Yusuf olduğu görüşü gibi.

b) İki görüşten birini almak: Esed'in, ayın yarılmasıyla ilgili 54.1 ayetiyle ilgili yaklaşımı bunun örneğidir. İki görüşten birini tercih edip bunu da lafız-mana-maksat üçgeninde cevapladıktan sonra, bize "müfessir tercihte bulunmuş" demek düşer. Esed'in 3.30-32. ayetlere getirdiği yorum da bu türdendir.

c) İkna edici nakli ve akli bir delile dayanmaksızın mucizeleri tevil: Mesela, 3.49'a getirmeye çalıştığı izah ve yine 12.93'e düştüğü Hz. Yakub'un gözlerinin açılmasına ilişkin pek de ikna edici olmayan, zorlama notta olduğu gibi.

Fakat çok sınırlı sayıdaki bu örneklere bakıp Esed'e "rasyonalist" yaftasını yapıştırabilir miyiz? Rasyonalizm, aklı mutlaklaştıran bir felsefedir. Oysa ki akıl vahye göre varlığı aktif oluşuyla mukayyet bir araçtır (bağ). Bir müminin bu anlamda "rasyonalist" olması mümkün müdür?

Bu ikna edici olmayan bir iki yoruma dayanarak, Esed'in mucizeleri inkar ettiği iftirasında bulunabilir miyiz? Özetle o, Kur'an'a "akılcı" yaklaşmamıştır, "akıllı" yaklaşmıştır. Akli yorumlarının bazısında isabet edememiştir. Onun rasyonalizm hakkında nasıl mümince bir eleştiri getirdiğini merak edenler Yolların Ayrılış Noktasında İslam adlı eserine başvurabilirler. Ben buraya kısa bir bölüm aktarmakla yetineyim:

"Din meselelerinde aklın işlevi, tedbir ve denetim karakteri taşır; vazifesi, insan zihnine, onun kolayca, yani felsefî tevillere başvurmadan yüklenebileceklerinin dışında hiçbir şeyin zorla kabul ettirilmemesini sağlamaktır. İslâm dininde, beşerî duygulara (hevâ ve hevese) hâkim olan selîm ve önyargıdan uzak bir akla itimat edilmiştir. Fakat bu demek değildir ki, İslâm'la tanışan her akıl sahibi insan, zarûrî olarak ve mecbûr imişçesine onun esaslarını kabul eder! İslâmı kabul, her şeyden önce (manevî) bir istidat, çevre ve nihayet rûhî aydınlanmaya eriş - ya da, Kur'ân-ı Kerîm'in tâbiriyle, bir hidâyet meselesidir. Sübjektif önyargılarla donanmış kimselerin dışında, İslâm'da akla aykırı bir şey bulunduğu iddiasıyla ortaya çıkacak bir tek kimse bulamazsınız. (...) Aklımız, yaratılış karakteri icâbı, 'küllî oluş' fikrini kavrayamaz. Biz ancak, her şeyin teferruâtını (nasıl ve nice) anlayabiliyoruz. Fakat sonsuzu, ebedî ve ezelîyi, hatta hayâtın mahiyetini bilemiyoruz. Mutlak ve küllî temellere dayanan dînî hükümlere gelince: bunlar konusunda zarûrî olarak öyle bir rehbere muhtâcız ki, onun aklı maddeye dayalı salt aklî düşüncenin de, hepimizde bulunan sıradan akletme kabiliyetinin de üstünde ve ötesinde bir vasıf taşısın! Biz, vahiyle aydınlanan birine - kısaca bir peygambere muhtacız. Kur'ân'ın Allah (c.c.) kelâmı, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) Allah (c.c.) Rasûlü olduğuna inanıyorsak eğer, her ikisinin rehberliğine, sadece ahlâkî olarak değil, aynı zamanda zihnî ve aklî olarak da, kayıtsız şartsız uymak durumundayız. Bu kayıtsız şartsız uyma hali, aklî melekelerimizi bir tarafa atmamız anlamına gelmez..."

Bu satırları yazan birini "rasyonalizme" nisbet etmek, insafla ne kadar bağdaşır? "Sünnetli" ve "mezhepli" olmak yerine, geçimini "sünnetçilik" ve mezhepçilikle" temin edenlerin onu malum ağızla "sünnet düşmanı" ilan etmelerine ne demeli? En affedilmez olanı da, bu satırların yazarını 'gizli din taşımakla' suçlamaktır ki, bu noktada söz tükeniyor.

Gelecek yazıda, Esed'in "terim" ve "kavramlara" getirdiği farklı yaklaşımı ele alalım.

KISA BİR NOT: Yüzyılın yüzaklarından Hamidullah Hoca'nın özgün siyeri İslam Peygamberi'nin hediye olarak verilmesi fikrini alkışlıyorum. Vesile olanları tebrik ediyorum. Merhum Üstad Hamidullah'a yönelik bir "tekfir" kampanyası başlatan "İHLAS"lı tekfircileri ve onların küfürbaz yamaklarını akl-ı selime, insafa ve İslami terbiyeye davet ediyorum. Okuyucularıma da, bu "fırsatı" kaçırmamalarını tavsiye ediyorum.

Muhammed Esed ve Meali (V)
03/09/2005


Anlam, kaynağından çıkıp hedefine doğru ilerlerken, bazen "yol kazası" geçirir. Kimi zaman anlam yuvarlandıkça büyüyen bir kar topu gibi "genişler". Kimi zaman da güneşe maruz kalmış bir kar topu gibi "daralır". Anlamın hedefe doğru giderken yolda başına her iki kazadan hangisi gelmiş olursa olsun, bu bir "anlam kayması"dır.

Eğer biz anlamın kabı olan "lafzı", bu kabın muhtevası olan "mânânın" amacı değil de aracı olarak görüyorsak, bu durumda bize düşen, bu kabın ilk muhteviyatını orijinal haliyle tesbit etmektir. Zaten tefsir ilminin üzerinde yükseldiği sütunlardan biri de budur.

Heidegger'in dediği gibi "ağzını açan anlaşılmak ister". Vahiy, "hem kendi içinde açık ve anlaşılır, hem de dışındaki 'eşyayı' açıklayan ve anlaşılır kılan" (mubîn) bir mesajdır. Her mesaj bir anlam taşır. Mesaj sahibinin meramını doğru anlamak, muhatabın ilk görevidir. Hatibi doğru anlamanın ilk şartı da, onun hitabının orijinal anlamına ulaşmakla olur.

İlahi vahiy insanoğlunun algı seviyesine, beşer dili sayesinde "indirilmiştir". Kur'an vahyi için bu dil Arapça'dır. Vahiy, aşkın hakikatleri içkin lafızlardan oluşan Arapça'nın içine yerleştirirken üç tür tasarrufta bulunmuştur:

1. Cahiliyye Arabı'nın kullandığı bazı kelimelerin içeriğini tamamen boşaltıp yeniden doldurmuştur: Vahyin ıstılahlaştırdığı "kafir", "münafık", "hanif", "İslam" ve "takva" kelimeleri ilk elde buna verilebilecek örneklerdir.

2. Kısmen boşaltıp doldurmuştur: İbn Faris'in de açıkladığı gibi gerçek birçok anlamlı terim olan "salat" kelimesi, yine "haşyet", "havf", "kalb", "ruku", "sucud" gibi.

3. Aynen almıştır: Istılah niteliği taşımayan yüzlerce kelime buna örnek gösterilebilir.

Gelelim Esed'in bu konudaki yaklaşımına.

Esed, bazı Kur'ani ıstılahların içini açarak özgün bir tarz geliştirir. Mesela "İslam: insanın Allah'a teslim olması", "muslim: kendini Allah'a teslim eden kişi", "takva: sorumluluk bilinci duyma" (Bu anlamı Esed'e maletmek hatalıdır. Ondan önce T. İzutsu kullanmıştır, muhtemelen Esed'le eş zamanlı fakat birbirinden bağımsız olarak Fazlur Rahman da kullanmıştır), "kafirler: hakikati inkar edenler", "kitab: ilahi kelam", "ehl-i kitab: geçmiş vahyin izleyicileri", "nefs: insan kişiliği", "ğayb: insan idrakini aşan olgular", "cihad: üstün çaba göstermek", "zekat: arındırıcı mali yükümlülük" vb. gibi...

Bunun nedenlerinden biri, mealin İslam'a yabancı bir hedef kitle için hazırlanmış olmasıdır. İngilizce çevirinin muhatabı tabiatıyla İngilizce konuşan/bilen dünyadır. Fakat tek sebebi bu mudur? Yedi göbek nesli Müslüman olan dünyanın böyle bir yönteme ihtiyacı yok mudur? Hatta İngilizler'den daha fazla ihtiyacı yok mudur?

Bırakınız cahilini, belli bir seviyenin üstündeki birinin tasavvurunda "İslam" ve "müslim" kelimelerinin karşılığını vahyin ilk muhataplarının tasavvurundaki karşılıklarla karşılaştırın bakalım? "İslam" günümüz Müslümanı'nın tasavvurunda "dinlerden bir dinin adı" olarak yer almaktadır. Oysa Kur'an'da bir "hal/duruş/tarz/tavır/yaşam biçimi" olarak yer alır ve Hz. Peygamber ve ashabı da bunu böyle anlar. Yine, "dinlerden bir din olan İslam'a mensubiyet ismi" hüviyetini kazanan "müslim" Kur'an'da, insanlığın değişmez yüce değerlerine mensubiyetin tüm zamanlardaki ve mekanlardaki ismidir. Onun içindir ki, Kur'an'a göre Hz. İbrahim, Hz. Musa, ona inanan sihirbazlar hep "Müslüman'dır".

Bugünün Müslümanı'nın zihnindeki "cihad" kavramı, Kur'an'ın "kıtal" sözcüğüne indirgenmiştir. "Şehid/şehadet" kavramları, anlam kaymasına uğramıştır. Kur'anî "nefs" sözcüğü, semantik bir başkalaşım geçirmiştir. Takva... İslami jargona aşina olanlar "takvalı adam" derken çokluk "zühd"ü kastederler. Bu insanın "takva"nın Kur'anî anlamını bildiği söylenebilir mi?

Dahası da var: "Allah ve melekleri nebiye salat ederler" (33.56) ibaresini "salavat okurlar" diye, "li yetefakkahû"yu "fıkıh tahsil etsinler" (9.122) diye çevirenler olmamış mıdır? Hangi "fıkıh"? Usulü en az 150-200 yıl sonra yazılan "fıkıh ilmi" mi? Bunun önüne geçmek için Esed'in yönteminden başka çıkış yolu mu var?

Zümrevi anlayışlar çerçevesinde kalsa da, Kur'anî terimlerin anlamların kısmen ya da tamamen kaydırıldığının, kimi zaman sıradan kelimelerin kavramlaştırıldığının daha garip örnekleri de vardır. Mesela "övülmüş bir konum" anlamına gelen "makam-ı mahmud" sıfat tamlaması, giderek ıstılahlaşarak "Mahmud'un Makamı" noktasına gelinmemiş midir? Sıradan bir zarf olan "ledün" kelimesi "ledün ilmi" gibi Kur'an'ın kastetmediği bir mahiyete bürünmemiş midir? Yıllardan beri pür Kur'anî bir ıstılah olan "millet", ait olduğu inanç sisteminin reddettiği bir tavır olan "ırkçı" veya "ulusçu" zihniyet elinde kirletilmemiş midir?

Aynı kaza hepsi Kur'ânî olan "veli, evliyaullah, kevser, zikr, nesh, nefsu'l-mutmainne" gibi kelime ve terkiplerin başına da gelmiştir.

Bizce Esed, Kur'anî kavramların tarihsel yolculuk sırasında muhatapların zihninde nasıl bir anlam kaymasına uğradığını, ömrünün çoğunu aralarında geçirdiği Müslüman toplumların üzerinde bizzat gözlemlemişti. Bu yönteme İslam'a yabancı toplumlardan daha çok, kendini İslam'ın ve Kur'an'ın varisi sayan Müslüman toplumlar muhtaç gibi görünüyor.

Fakat şu elbette söylenir: Esed, bu yöntemi kullandığı her yerde aynı başarıyı yakalayamamıştır. Bu yöntemin en büyük zaafı da, bağlama göre anlamı farklılaşan ıstılahtaki bu farklılaşmayı gösterememiş olmasıdır. Ayrıca, "zekat, sadaka" gibi daha o zamandan ıstılahlaşmış kelimeleri metinde koruyup dipnot halinde vermesi daha uygun olabilirdi.

Az kaldı. Esed Meali'ne düştüğüm kimi notları sizlerle paylaşıp noktayı koyacağım.

Muhammed Esed ve Meali (VI)
03/09/2005


Türkçe meallerin bazılarıyla kıyaslandığında, 17 yıllık bir mesainin ürünü olan Esed Mealinin, çeviriyi "bilim" olarak kabul eden birinin elinden çıkmış olduğu görülür. Bu çalışma, "Çeviribilim'in imkan ve zaaflarının farkında olarak nasıl bir Kur'an çevirisi yapılabilir?" sorusuna verilmiş güzel bir cevap sayılmalıdır.

Unutulmamalıdır ki eldeki Türkçe çeviri, çevirinin çevirisidir. Bu, onun en büyük zaafı olarak görülebilir. Her ne kadar bu durum "suyunun suyu" nitelemesiyle bire bir uyuşmasa da, yine de "yorumun yorumu" sayılmak durumundadır. Çünkü çeviri, imkanlar ne kadar zorlanırsa zorlansın, nihai tahlilde yine de "yorum içerir". Bu açıdan Esed çevirisi "başarılı" denmeyi haketmişse, bu Türkçe'ye nisbetle değil kendi diline nisbetledir. İtalyanların "döndüren dönektir", dolayısıyla "çevirmen haindir" gibi bir anlama gelen o ünlü sözünü hatırlamak gerek: "Traditore, traditore!"

Esed Mealinin önce artılarını maddeler halinde sıralayalım:

1. Metne sadakatle hem veciz hem de sözlü bir 'hitab' olan Kur'an'ın bu özellikleri arasındaki dengeyi koruma hususunda azami titizliği göstermiştir:

Bunun dışında iki şık kalıyordu: Ya "parantezsiz meal" iddiasında olduğu gibi, metne sadakat adına çeviriyi kekeme ve anlaşılmaz bir üsluba mahkum etmek, ya da "yaklaşık çeviri" adı altında keyfi ve gelişigüzel bir "metin üretip" adına "Kur'an'ın anlamı" demek.

Oysa ki vahiy, ilk muhatabına söz olarak iletilmiştir. Dili, konuşma dilidir. Özellikle bir başka dile çevrildiğinde, eğer onun bu vasfı gözden ırak tutulursa, üsluptan manaya kadar bir dizi problem ortaya çıkacaktır. Esed, bir mütercim olarak bunun farkında olduğunu tercümesinde ortaya koymuştur. Köşeli-köşesiz parantez içi açıklamalarla, söz konusu problemleri çoğu zaman başarılı bir biçimde aşmıştır. Bunu yaparken metne sadakatten de taviz vermemiştir. Lafzi anlamları dipnotta vermesi bunun güzel bir ifadesidir.

2. Notsuz bir Kur'an çevirisinin, noksan bir çeviri olduğunu isbat etmiştir: Esed, mealini değerli ve özgün kılan notlarında a) Kur'an'ın iç bütünlüğünü göstererek, parçanın gerçek anlamına ait olduğu bütün içerisinde ulaşılacağına dikkat çekmiş; b) kısmen de olsa alternatif kıraat ve anlamlara yer vermiş; c) tercihlerinin dilsel gerekçelerini göstermiş; d) öznel tercihlerini çok az nokta hariç, İslam ilim geleneğine referansla kullanmış, buna karşın geleneğin otoritesini istismara yeltenmemiştir.

3. Verdiği en aykırı ve özgün karşılıkları lafız, mana ve maksat üçlüsüne dayandırmaya çalışmış ve bunda da genellikle başarılı olmuştur: Mesela 7.124'teki "min hılafin"e verdiği "dönekliğiniz/muhalefetiniz yüzünden" anlamı geleneksel yaklaşıma aykırı olmakla birlikte lafzın ve dilin desteklediği bir anlamdır. Yine 8.65'ya verdiği anlam, anlamın çatısını etkileyecek kadar özgündür. Herhangi bir referans gösteremediği böylesi durumlarda dahi dilin sınırları ve imkanları içerisinde kalmıştır.

4. Metnin yananlamlarının içerisinde gizlendiği edatlar üzerinde bir çok Kur'an müterciminin durmadığı kadar ince bir işçilik sergilemiştir: Bir çok mütercimin anlama katkısı ve işlevi üzerinde yeterince durmadığı sıradan gibi görünen edatlar, Esed tarafından titizlikle ait oldukları bütün içerisine yerleştirilmiş ve bu durum notlarla da gerekçelendirilmiştir. "Ve" bağlacının anlamları arasında "sekiz"in de bulunduğunu söyleyenler, onun çok yerinde tesbitle "ev" bağlacına "yani" anlamını vermesini neden kabul edilemez bulurlar, anlamak gerçekten zor.

5. Anlam kaymasına uğramış kelime, terkip ve deyimler, ideomatik anlamına dilsel gerekçeleri ve geleneksel referansları gösterilerek döndürülmüştür: Esed, asli anlamlarından sapmış Kur'ani ıstılahlar için "yapıçözüm" metodunu yer yer başarıyla uygulamıştır. Terimleşmiş kelime ve terkiplere getirdiği bu özgün açılımlar üzerinde daha önce durmuştuk.

6. Ayet düzeninde anlamı esas almıştır: Ne ille de her ayeti müstakil bir paragraf olarak almak gibi yanlış bir yöntemi benimsemiş, ne de ayetlerin başı ve sonunun birbirinden ayırdedilemediği karma(şık) usulü benimsemiştir.

Fakat sözün aidiyyet ihtimallerinin birden fazla olduğu yerlerde aynı titizliği sergileyemediği de bir gerçek. Mesela Yusuf 52 ve 53'e düştüğü notu daha aykırı konumdaki Şuara 57-58'e düşmemiştir. Oysa bu ayetlerin içeriğinin Firavun'a olduğu kadar Allah'a atfedilmesi de mümkündür. Yine aynı suredeki 88-89'un Hz. İbrahim'e de Allah'a da atfedilebilir niteliğine dikkat çekmemiştir. Aynı durum Furkan 19 ve 29'de olduğu gibi bir tek ayet içerisinde de vuku bulmuştur. Fakat Esed bunların hiçbirine not düşmemiştir.

Esed mealinin artıları bunlarla sınırlı değildir. Bunlar sadece ilk elde göze çarpan hususlar. Böylesine zor ve yorucu bir çalışmanın eksileri de olacaktır kuşkusuz. Ben bütün bir meali kritik edecek değilim. Fakat, burada gördüğüm birkaç noktaya dikkat çekmek isterim:

1. Eksik çeviriler.
2. İsabetsiz manalar.
3. Oturmamış karşılıklar.
4. Aşırı yorumlar.
5. Referans problemleri.

Pazartesi yazımızda bu başlıkların ayrıntılarına ilişkin sınırlı örnekler vererek, bir gazete köşesine zaten ağır gelen bu mevzua noktalı virgülü koyalım.


Muhammed Esed ve Meali (VII)
03/09/2005

Rivayet olunur ki, İmam Şafi tekemmül ettiğini düşündüğü ünlü kitabı el-Umm'u hem talebesi hem de akrabası olan el-Müzeni'ye son bir kez okutmuştur. "Şurayı çiz şöyle yaz, burayı çiz böyle yaz" diye diye kitabı baştan sona altüst eden İmam, "Artık tamam" dediği her seferinde, yeni noksan ve kusurlar bulur. Üçüncüsünde takati kesilir ve der ki: "Bundan böyle Allah'ın kitabı hariç, hiçbir kitaba kusursuz demeyeceğim."

Bugün elimize kul ürünü hangi kitabı alsak, mutlaka bir yanlış ve noksan buluruz. Kısmen ya da tamamen katılmadığımız yerler olur. Hele bu kitap bir "çeviri-yorum" ise, elbet bu daha da fazla olur. Bir meal eleştirilecekse, yoruma ilişkin boyutundan daha çok, usule ilişkin boyutuyla eleştirilmelidir. Esasen bir yorumun eleştirisi, bir başka yorumdur.

Esed Meali, emsalleri içerisinde, bir çok özgün boyutuyla ortaya çıkar. Kur'an şairi Akif'ten ödünç alarak söylersek "Kur'an'ı asrın idrakine 'söyletme' çabasının" başarılı örneklerindendir. Her özgün çalışma gibi bu çalışmanın da eleştirilecek yanları, kusur ve noksanları vardır. Bunlardan sınırlı sayıda örnek vererek bu diziyi noktalayalım:

1.Eksik çeviriler: Esed Meali'nin Türkçe çevirisi, çevirmenlerinin ve yayıncısının olanca titizliğine rağmen, eksiklikler içermektedir. "Fein u'tu minha radu" 9.58, "mimmen havlekum" 9.101, "in ettebiu illa ma yuha ileyye" (46.9) "min hılafin" (26.49), "innehu kane azabe yevmin azim" (26.189) gibi bir çok ibarenin karşılığı çeviride yer almamıştır. Mesela bu sonuncusu, İngilizce metinde olduğu halde Türkçe çeviride yok. Bazen de 2.282, 7.43'teki Allah lafızlarının başına aynı şey gelmiştir.

2. Yanlış manalar: Buna "fe ahracna bihi nebate külli şey'in fe ahracna minhu hadıran" (6: 99) ibaresine verilen şu anlam örnek gösterilebilir: "İşte biz bu yolla her türlü canlı bitkiyi yetiştirdik ve bundan çimenleri yeşerttik." Tercümede aynı suyla iki ayrı şey (bitki ve yeşillik) yetiştirildiği vurgulanıyor. Oysa ki metinde, bir bitkinin tohumdan meyveye giden süreçteki aşamaları sıralanıyor. İkinci cümledeki "minhu"daki zamir suya değil "şey'in"e gider. Daha sonra gelen "minhu"daki zamir de bu cümledeki "hadiran"e atıftır ve böylece bitkinin üç aşaması dile getirilmiş olur. Dolayısıyla, ikinci cümledeki "hadıran" sözcüğüyle "bitki"den bağımsız bir şey değil, bitkinin çimlenme aşaması kastedilmektedir.

Yine Esed, En'am 113. ayetin muhtevasını tam tersine yorumlayarak ayetin bir üstteki "aldanış"a atıf olan zamirlerini, her hangi bir açıklama ve ikna edici delil sunmadan Allah'a atıf olarak yorumlamıştır. Bu tasarrufu ne metnin iç yapısı, ne "ikterafe" sözcüğünün kullanım alanı, ne de bütün bir tefsir geleneği onaylamaktadır.

Araf 127. ayetteki "ve aliheteke" ibaresinin çevirisi "senin topraklarından" gibi hiç alakasız bir karşılık bulmuş. Kıraat farklılığı da olmamasına rağmen En'am 72'de "tuhşerun" sözcüğüne "nuhşerun" anlamı verilmiş. Başka yerlerde de buna benzer yanlışlar var.

3. Oturmamış karşılıklar: Mesela, Ra'd 10'un son cümlesi. Bunun üzerinde ciddi durulmadığı için 11. ayetin okunuşunda özgün ve isabetli bir okuma tercih edildiği halde, 10. ayetle arasında bağlantı sağlanamamıştır.

Alu İmran 11, çeviride şöyle yer alıyor: "Firavun halkının ve onlardan önce yaşayanların başına gelenlerin aynısı (onların başına da gelecek)" Esed, bu ayetin muhataplarının akıbetinin de Firavun halkına ve onlardan öncekilere benzeyeceği yönünde mana vermiş. Oysa ki, burada, akıbet benzerliğinden önce ve daha çok hal, tavır, davranış ve gidişat benzerliği dile getirilmektedir. Ayetteki "adet, gelenek" anlamına gelen "de'b" sözcüğü bu anlamı verdiği gibi, bu cümleden hemen sonra gelen "mesajlarımızı yalanladılar" cümlesi de bu anlamı pekiştirmektedir.

Nahl 71. ayet tevhid ve şirk bağlamında geldiği halde, bağlamla hiç alakası olmayan gelir dağılımı ve sosyal adaletle ilgili bir ayet gibi mana verilmiş ve notlandırılmış.

4. Aşırı yorumlar: Esed bazı ayetlere akli izahlar getireceğim derken yer yer metnin desteklemediği aşırı yoruma başvurmuştur. Alu İmran 49 ve Maide 110'a getirdiği yorumlar bunun tipik bir örneğidir. Aslında serinin önceki yazılarında Esed'in "aklileştirme" uğruna giriştiği bu çabanın, kimi zaman lafzı ve manayı –ve hatta maksadı- zorladığına değinmiştik.

5. Referansa ilişkin problemler: Ra'd 11'in farklı çevirisine referans olarak, Razi'den naklen Ebu Müslim'i göstermiştir. Oysa ki ayetin bu anlamı, şaz görüş değil, İbn Abbas başta ilk müfessirlerden destek gören alternatif anlamdır. Taberi, kendisinin de iştirak ettiği tam beş rivayetle bu anlamı desteklemiş, Zemahşeri alternatif olarak bu okumayı nakletmiştir. Ayrıca Kurtubi, Beğavi ve diğerleri de bu rivayeti nakletmişlerdir.

Bu ve buna benzer örneklerden yola çıkarak şunu söyleyebiliriz: Esed, Mukatil b. Süleyman, Ferra, Ebu Ubeyde gibi, bu alandaki ilk otoritelerin çalışmalarına muhtemelen ulaşamadığı için doğrudan yararlanamamıştır.

İster Esed'in kendisinden ister mütercimlerinden kaynaklansın, bu türden hata ve noksanlar, ne Esed'in iman, ihlas, liyakat ve ehliyetini, ne de onun Meal-Tefsirinin önemini ortadan kaldırır. Eline Kur'an almamış bir çok insan bu "çeviri" sayesinde Kur'an'ı anlamanın doyumsuz hazzını yakalamıştır. İçinde taş var diye pirinç çuvalını çöpe boşaltmak, sadece kadirbilmezlik değil, aynı zamanda insafsızlıktır.
 

 

Designed by ÖFK
     En iyi 1024 x 768 pikselde görüntülenir